Ani  bir hareketle oturduğu masadan doğruldu, odada ki tek pencereye yöneldi. Kafasındaki düşünce anaforu ile vücut hareketlerini bilmeden ve neden yaptığını o an kavrayamayacak bir durumda, tek hareketle açtı pencereyi.

Temiz havaya ihtiyaç mı duymuştu yoksa camdan baktığında ilgisini çekecek ve düşüncelerini o noktaya kaydıracak bir figür, ses ya da birini mi arıyordu?

“Diğer insanlar da mutsuz ve buhranlı anlarında böyle mi yaparlardı?” diye düşündü… “Yoksa ben mi böyleyim?” diye düşündü. Dışarıdan pencerenin açılmayan kanadındaki cama kaydı gözleri… Yağmurdan kalan ve tozla karışarak yer yer çamur haline gelmiş pis bir cam…

Gecenin yarım ayla aydınlanan alaca karanlığı ve sessizliği… Sanki küçük bir çocuğun üstünü şefkatle örter gibi tüm şehrin üstüne çökmüştü. Kendisi gibi geceye asi olanları aradı gözleri…

Uzak caddelerin göz kırpan lambaları, yer yer hala yanmakta olan zayıf ev ışıkları, açık televizyonların ve sürekli alçalıp yükselen ışığının perdelerden yansıması, çok uzaklardan gelen bir siren sesi, bu saatte sokakta yürüyen adamın yere tükürüşü, çöpü karıştıran kedi ve uyuyan yüz binler…

İçine çektiği hava ne sıcak ne de soğuktu. Sanki tam olması gerektiği gibi serine çalan ılık bir nefes… Baharın ve gecenin temiz esintisi ona yıllardır duymadığı bir mesaj getirdi. Neydi bu hafif ama etkileyici koku. Daha derin çekti bu defa havayı içine. Hatırlamak istermişçesine… “Portakal çiçeği…” dedi, kendi kendine. Evet, duyduğu bu koku kesinlikle portakal, limon ve narenciye çiçeklerinin kokusuydu.

Buhranlı  düşünceleri bir anda kuş olup uçuverdi, yüzündeki gergin kaslar gevşedi , belli belirsiz bir tebessüm belirdi yüzünde. Bu şehir, gece, mevsim ve havadaki koku düşüncelerini çok eskilere gitmeye zorladı. Yıllar öncesine… Aynı şehir, mevsim ve hava… Ama kendisi 10-12 yaşlarında geniş ve meyve ağaçlarının sıralandığı bir bahçede koşturuyordu.

Nisan ayında baharın iyiden iyiye kendini hissettirdiği, uyuyan hayatın yeniden canlandığı ve ard arda açan yüzlerce portakal ve limon çiçeği kokularının; güneyden gelen deniz rüzgârları ile tüm şehri, sokak sokak ve ev ev gezdiği zamanlar…

O zamanlar şehir de kendisi gibi küçüktü. Yüksek beton yığınları yoktu şimdiki gibi. Bir iki katlı ve daha az ev vardı. Şimdilerde ise ev çoktu, hem de çok fazla. Ama içleri boştu. Oysa eskiden evler azdı belki ama içleri kalabalıktı…

Annesi geldi aklına, nasıl gelmez ki… Portakal ağaçlarından yere düşen küçük çiçek yapraklarını toplar, hiç üşenmeden elinde bir iğne-iplik saatlerce onları dizerdi. Bir taç gibi… Evin her odasına bunlardan asardı. Günlerce bu koku ile aşina olurdu evin tüm duvarları, eşyaları ve yaşayanları…

İçi burkuldu, tebessümü acıya çaldı biraz. Ana bu! Kolay mı? Basit mi? Özlenmez mi? Vazgeçilir mi? Unutulur mu? Elleri çatlak, ayakları nasırlı, saçlarına ak düşmüş, cefakar ana… Evlatları için; uyumamış, hasta olmuş, dert çekmiş yeri gelmiş aç kalmış… Keşke, diye geçirdi içinden keşke… Ne ben büyüseydim ne de bu şehir…

Çöpü karıştıran kedinin yanına yaklaşan başka bir kedi ile kapışması ve gecede yankılanan acı sesleri tüm düşüncelerinden çıkıp tekrar olduğu şehre, bu odaya ve bu pencereye getirdi onu. Zamanda yolculuk kısa ama çok derinden olmuştu…