Tekerlekli sandalyesinde oturuyordu kız…

Giriş kapıları birbirine bakan; dokuz katlı iki büyük apartmanın sokağa bağlı olduğu arada duruyordu kız. 13-14 yaşlarındaydı.Konuşmuyordu, sokakta bağırarak ve bir birine söverek top oynayan 7-15 yaş arası çocuklara bakıyordu…

Bisikletleriyle gezen, okul çantalarının tüm yüküyle ezilerek hafif dokunsan öne yıkılacak gibi yürüyen öğrenciler, seyyar satıcılar, sahipsiz kedi ve köpekler, işine giden yada işinden evine dönen bu iki apartmanın sakinlerine bakıyordu kız. Öyle sessiz, masum, boynu hafif bükük…

Her gün olmasa da hafta bir kaç kez görüyordum Onu; aynı apartmanların sokağa açılan hep aynı noktasında, hep tek başına, hep boynu bükük, hep sessiz ve masum bakışlarıyla baş başa.

İçimde bir yerler acıyordu, sızlıyordu. Kalbim mi vicdanım mı? Bilmiyordum. Bilmeme de gerek yoktu. Önemli olan hissettiklerimdi. Acaba bu beton yığınlarının hangisine mahkumdu? Belki de benim mahkumu olduğum apartmanın tutuklusuydu O da…

Asıl acı olan; 36 dairenin, 36 ailenin ve yüzlerce kadın, erkek ve çocuğun yaşadığı bu çirkin beton yığınında ne kadar da az insan tanımamızdı. Yabancıydık birbirimize ve yabancılığımızla da mutluyduk sanırım. Asansör beklerken, kapılarda karşılaşırken yada asansöre tek başına binip, kapılarda kimseyi görmeden, selamlaşmadan ve konuşmaktan kaçarak mutluyduk.

İşinizi görmek için gittiğiniz bir iş yeri ya da kurumda adresinizi vermek durumunda kaldığınızda ve sizin işinize bakan kişinin de aslında aynı soğuk betonda yaşadığını ve belki de karşı komşunuz olduğunu öğrenmek… Trajıkomik değil mi?

Böyleydi bu kızda. Belki kapı komşumuzun, belki de alt kat komşumuzun kızıydı. Hissettiğim acının, sızının yada her neyse adı; sebebi buymuş: Yabancı olmamız.

Sonraları bir gün iş çıkışı annemlere uğradığımda yemek sonrası balkonda sigara içerken aşağıyı izliyordum. Aynı kız, aynı noktadaydı. Balkona çıkan anneme sordum: “Kim bu kız? Bu apartmanda mı oturuyor?” diye. Eğilip baktı aşağıya, yüzünde oluşan acıma ve analık duygusuyla: “Burda oturuyor dedi. Girişteki kapıcı dairesinde. Yazık yürüyemiyor, dışarıyı izlesin, hava alsın diye çıkarıyorlar. Allah yardımcısı olsun.” dedi.

Vurdumduymazlığın, yabancılığın ve yabanlığın tokadı bir kez daha indi suratıma. Benden yedi kat aşağıda oturan kız, insanlığıma dair ne varsı aldı benden, yedi kat yerin dibine sokuverdi.

Evet, kapıcısı olmayan apartmanın, fahiş fiyatla kiralandığı kapıcı dairesinde oturuyormuş kız… İki odalı, balkonsuz, küçük pencereli, üsttekilerin pis sularının aktığı tavanı ve rutubet kokusu kapısı açıldığında yüzünüzü ekşitmenize yetecek, kapıcı dairemizde…

Tekerlekli sandalyesinde oturuyordu kız…

Sessiz, masum, hareketsiz, boynu hafif önünde… Gelip geçeni izliyordu kız. Bir çift göz de Onu… Onun gördüğünü görmek istercesine. Onun hissettiklerini, düşündüklerini bilmek istercesine…

Uçmak nasıldır acaba? Ayakların yerden kesilmesi, özgürce göğe yükselmek… Nasıldır uçmak; bir kartal gibi hissetmek ya da bir serçe gibi olmak… Benim için uçmak neyse, Onun için de yürümek aynı olsa gerek. Yürüyen, koşan, top oynayan, ip atlayan, okula giden, bakkaldan ekmek alan çocuklar, acıtıyor muydu içini? Dua ediyor muydu, yürüyebilmek için. Ya da var mıydı bir çaresi yürüyebilmesinin? Ne demişti doktorlar? Doğuştan mı böyleydi sonradan mı hapsoldu tekerlekli sandalyeye?

Çok istedim başını okşayıp, gönlünü alabilmeyi. Çok istedim hikayesini dinlemeyi ve çok istedim elimden gelebilecek her şeyi yapmayı. Evet istedim ama cesaret edemedim… Acısını taşıyabilecek cesareti bulamadım kendimde…

Tekerlekli sandalyesinde oturuyordu kız, aynı sokağın başında. Öyle masum, öyle sessiz ve yine boynu hafif önünde…