Sabah uyandığında başında şiddetli bir ağrı vardı. “Geç saatte uyumak ve düşüncelerle geçen bir gecenin sonucu; zonklayan bir baş! Nasıl da ağır geliyor insanın omuzlarına.” diye düşündü.

İlk gecesini geçirdiği ve gözlerini ilk defa açtığı odaya anlamsız, yabancı gözlerle baktı. Yabancı bir oda, yabancı bir yatak, hatta çocukluğunun ve ilk gençlik yıllarının geçtiği bu şehir bile yabancı geliyordu sanki. Yorgun aklı yine bir hesaplaşmaya girişti, yatağından doğrulurken.

“Neden yabancıyım bu şehre? Neden anne babamın evinde değilim de bu otel odasında kalıyorum? ”

Odadaki küçük banyoda yüzünü yıkayıp kuruladıktan sonra aynada kendini incelemeye başladı. Gözlerinin altında oluşan mor halka daha belirgin bir hale gelmiş, kaz ayağı dedikleri çizgilerse hem daha belirgin hemde bir kaç çizgi daha çoğalmış gibiydi.Bir günde bu kadar değişemezdi insan. En son ne zaman bir aynada dikkatlice yüzünü incelediğini hatırlamaya çalıştı Hatırlamak zor geldi ve uzun bir süre olduğuna kanaat getirdi. Çok gülümsemesinden kaynaklanan dudak yanlarında oluşan ve artık bir gamzeye benzeyen izi gördü. Nasılda özlemişti oysa gülmeyi. Sahi ne kadar olmuştu gülmeyeli? Günler, haftalar, belki de bir kaç ay…

Oysa çok severdi gülmeyi ve çevresindeki insanları güldürmeyi… O kaza! Evet, hatırlamak istemediği, her şeyini alıp götüren, kalbinin iki parçasını acımasızca söküp alan o kaza! Bu şehirde, bu otelde, bu odada hatta bu aynanın önünde tam da şimdi olmasına sebep olan O kaza…

Suskunluğunun, hayata küsmesinin ve gülmemesinin sebebi buydu. Gülemezdi de zaten. Nasıl bir daha gülecekti ki? Bu acınası hayatta tek isteği vardı artık; ölmek! Ama olmuyordu işte, acıları ne kadar da büyük olursa olsun, kendi eliyle kendi hayatına son vermek olmazdı. Ölümden korktuğundan, ölürken çekebileceği ızdıraplar değildi sebebi. Kendi canına kıyanların; merhametten yoksun kalacağına ve sonsuz karanlığa mahkûm olacaklarına inanıyordu. Tek istediği hayatından ansızın çekip alınanlara bir an önce kavuşmaktı. Yaşamak değil acı veren,  o korkunç ve bitmeyen özlem duygusuydu canını yakan. Bir Yaradan vardı ve o her şeyi bir plan dâhilinde yapıyordu. Ve sevenler, evlatlar, eşler ve anneler eninde sonunda bir gün kavuşacaklardı. Buna tüm kalbiyle inanıyordu. Bunu düşünebildiği ve idrak ettiği zaman kalbinde büyük bir rahatlama hissediyordu. Geçici de olsa acıları o an için son buluyordu. İşte bu düşünce ve duygular yaşamaya zorluyordu kendisini.

Biricik evladı, canının içi, can paresi ve çok sevdiği kocası… Uğursuz ve karanlık bir akşam, akraba düğününden döndükleri sırada sarhoş bir sürücü ile kafa kafaya çarpışmışlardı bir araba kazasında. Takılı olan emniyet kemeri hayatını kurtarmıştı. O büyük kazadan ufak sıyrıklarla kurtulmuştu. Ancak eşi emniyet kemerine rağmen, kazanın şiddeti ile hastanede son nefesini vermişti. En acı olanı ise; evladı oracıkta can vermişti. Meleği, annesinin bir tanesi…

Kucağından dakikalarca uğraşarak alabilmişlerdi oğlunun küçücük cansız bedenini… “Hayır!” diyordu “Hayır! Almayın, o iyi, bir şeyi yok. Şimdi uyanacak!” Kazanın şoku ile kendini kaybetmiş, kucağında evladının cansız bedenine sarılmış bir anne. Kazayı görüp hemen yardıma koşanlar, devamında olan biteni görmek için durup aracından inenler… Yürekleri dağlayan bu görüntü karşısında hangi yürek ve vicdan dayanabilirdi ki? Koca koca adamlar ağlıyordu. Ambulansla gelen sağlıkçı kız, doktor hepsi ağlıyordu. Elinden alamadılar ve onunla birlikte ambulansa bindirdiler kadını. Ancak yaptıkları sakinleştiricilerden sonra, hala evladını sayıklıyorken, kilitlenmiş kollarının arasından çekip aldılar yavrusunu.

Uyandığında bir kaç gün geçmişti. Kendine geldiğinde ise tüm yaşananların kötü bir rüya olduğuna inanmak istedi. Evet, kaza olmuştu, ama tek yaralanan kendisiydi. İlaçların etkisi ile derin uyku halinde bu kötü rüyaları görmüştü. Birazdan kapısı açılacak ve içeriye evladı ile kocası onu yoklamaya geleceklerdi…