Klostrofobik değildi, buna rağmen kapalı mekanlar onu sıkıyordu. Ruhu daralıyordu. Eskiden böyle değildi. Saatlerce evin içinde bir odada oturur, kitap okur, camdan dışarıyı seyrederek düşüncelere dalardı. Hatta en sevdiği anlar kendi ile ve kitapları ile baş başa kaldığı zamanlardı. Onun için her kitap sıkılmadan sonuna kadar okunmalı, üzerinde düşünülmeliydi. Ve okunmamış her kitap büyük bir kayıptı.

Bu sabah otel odasında geçirdiği ızdırap dolu dakikaların ardından kendini dışarı atmış, eski tanıdık ama yeni yabancısı olduğu şehrin sokaklarında yürüyerek düşünmemeye çalışıyordu. Daha doğrusu zihnini meşgul edecek ve kötü hatıraları aklına getirmeyecek bir şeyler arıyordu. Geçmişin kötü anılarını hatırlatacak her şeyden uzak durmaya çabalıyor, yürürken yanından geçtiği çocuk parkı, şen şakrak çocuk sesleri, el ele, kol kola gezinen âşıklar… Tüm bunlar sanki bilerek karşısına çıkıyor, acıyla dolu bir evin anahtarı oluyordu.

Yıllar önce üniversitenin 3. yılında kütüphanede kitap okurken tanımıştı Onu. Öğrenci sayısına göre oldukça yetersi kalan okuma bölümünde boş yer bulamamış karşısına oturmuştu. Ama okuduğu kitaba o kadar dalmıştı ki, karşına birinin oturduğundan bile habersizdi. Uzun boylu yakışıklı genç, gözlerini ondan alamıyor ve onun dalgınlığından faydalanırcasına onu izliyordu. Gözünde okuma gözlüğü, bir elinde kalem ve yüzünün bir yanını görmesini engelleyerek önüne düşen bir tutam siyah saç. Buna rağmen yüzünün güzelliği apaçık ortadaydı. Asil bir havası vardı bu genç kızın. Daha önce hiç görmemişti onu. Acaba hangi bölümde okuyordu, kaçıncı sınıftaydı, adı neydi? En önemlisi de; bir sevdiği var mıydı? Yoksa oda kendi gibi tek başına kalbi boş birimiydi. Bu sorular ve kendince verdiği cevaplarla o kadar meşguldü ki aklı; kızın gözlerini kendine dikip sert sert baktığını fark etmemişti bile.

“Pardon! Pardon!”

Kızın uyarısı ile kendine geldiğinde ne yapacağını şaşırdı. Bön bön kızı izliyorken yakalanmıştı. Ne demeliydi şimdi? Toparlanıp gözlerini kaçırdı, düşündü:

“Özür dilerim! Bir şey düşünüyordum, dalmışım. Yoksa sizi izlediğimden değil” diyebildi. Ama bunu söylerken yüzü kızarıp sesi titremişti. Apaçık yalan olduğunu anladı elbette kız. Onun durumuna gülümsemek zorunda kaldı. Çünkü çocuk gibi yüzü şekilden şekile girmişti, karşısındaki gencin. Gözlerine bakamıyor sürekli alakasız yerlere çeviriyordu bakışlarını. Bu utangaç halli genç az da olsa ilgisini çekmişti. Gencin önünde duran kitaba baktı:

“Ne okuyorsunuz?” diye sordu.

Gençzorla da olsa bir kitaba baktı bir de kızın kara gözlerine. İnsanı hipnotize edecek siyahlıkta, derin ve manalı gözlere.

“Cemal Süreya” dedi. “Üstü Kalsın” diye de ekledi.

“Hımm. Şiir seviyorsunuz demek” dedi, kitaba bakış atarak. Genç biraz daha utangaçlaştı. Sanki şiir kitabı okuduğunu söylemek; küçük bir çocuğun yaptığı haylazlığı anne-babasına itirafı gibi geldi kendisine.

“Evet, hem şiirleri hem de Süreya’yı severim.” dedi. Kız cevaptan memnun olmuştu biraz da ha ilgi duydu karşısındaki gence.

Evet, o gün tanışmışlar, kütüphanede başlayan sohbet okulun kafeteryasında koyu bir hal almıştı. Her ikisini tanıyan öğrenciler; bir kaç aya kadar sevgili demeye başlamışlardı onlar için. Birbirlerine itiraf edemeyip, yakınlaşamasalar da insanlar ismini koymuştu bu ilişkinin. Artık sevgiliydiler.

Kitaplar, şiir, edebiyat, gelecek, evlilik ve daha neler…